Facebook Connect Login Box

Connect with facebook

Hi , login or create a new account below

Login

If you already have an account with this website login with your existing user name and password to enable Facebook Connect

Forgot your password? Forgot you username?
Register

Alternativley to create a new account using details from your Facebook profile enter your desired user name and password below

Powered by myApi

Registration and login on this web site has been made faster and easier by myApi, the Facebook Connect Joomla bridge

There is no need to worry, this website will never be able gain access to your account, or personal data you do not explicitly give it permission to use

Creative Commons License
Unless specified otherwise
 
The music section

Leoš Janáček ve biraz da diğerleri.

Last Updated on Friday, 03 September 2010 18:26 Written by Mehmet Ali Anıl Friday, 03 September 2010 15:57

Yazının aslına bir link

Müzikten başladık, müzikten devam edelim. Bugün, birkaç ay önce ben masada oturmuş çalışırken Classical FM 'in bir gece yarısı programındaki sunucunun yeni ölmüş bir arkadaşının bilirkişisi olduğu için sürekli farklı farklı kayıtlarını çaldıkları, Leoš Janáček'ten bahsedeyim. Dvorak dinlemeyi sevdiğim için, bir Çek daha denemenin kötü olmayacağını düşünerek biraz araştırmaya koyulmuştum. Programdaki sunucu, Janacek bilirkişisi arkadaşı tarafından "Yanaçek"i ikinci a sını uzatmadan söylediği için azar işittiğinden  kafama vura vura Yanaaçek'i kazıdı sağ olsun zaten. 

Dinlediğim süre boyunca, aslında bir hayli sevdiğim, Heino Eller School adı altında zamanında aldığım içerisinde Arvo Part'in, Lepo Sumera'nın da bulunduğu Estonyalı güncel klasik müzik bestecilerinin bestelerini çaldıkları albümü hatırladım. O da güzel bir albümdür kanımca, isteyenlere ödünç veririm. 

Janacek'in en sevdiğim parçaları aslında daha çok anılan Sinfonietta'sı değil. Daha çok String Quartet'lerini dinlemekten keyif alıyorum, her ne kadar bazı bünyelere biraz rahatsız edici gelebilse de, yaylı dörtlülerinin enstrumanlarının sınırlarında dolanıyor olmaları, dörtlü olduğu için detaylardan zevk alabilmeniz, güçlü basılan notaların ardındaki o gıcırtıyı duyabiliyor olmak oldukça keyifli. Aslında biraz da yaylı dörtlülerini, birden çok jimnastik kurdelesi kullanan birisine benzetiyorum, düzenli tekseslilikten, karmaşık, içiçe geçen ama yine de farklı enstrumanları seçebildiğiniz çoksesliliğe geçişlerin çok güzel altından kalkıyorlar. Janacek'in Yaylı Dörtlüsünde de bu özellikleri çok tatlı dissonant iniş kalkışlarla dinleyebiliyorsunuz. Aynı zamanda tam olarak kelimelendiremediğim, fakat Doğu blok güncel klasik müziğinin bana hisettirmiş olduğu hisleri hissettirmeyi başardı kendisi. Sanırım bu, minimalizme çok kaymayan, enstrumanları varsaydığımız seslerinden ve rahat oldukları aralıklarının dışında kullanılıyor olmasından (Stravinsky'nin Bahar Ayinindeki fagot solosu da bunlara bir örnek olabilir.) ve yaylı çalgılardaki futursuzluktan olabilir. Benzer hisleri Dvorak'ın Terzetto'sunda da ama dozu biraz daha düşük olmak ile birlikte, hisettiğimi de belirteyim. O da oldukça güzel bir parça. Bana bu parçalar biraz daha "Aman tanrım! Dram! Dram!" diye bağıran, aşırı figürleri  ve mimikleri ile ortalığı birbirine katan kalabalığa korku salan, köşeli, eklemli, dikkat dağıtan birisini çağrıştırıyor.  Yana koyduğum Egon Schiele nin otoportresi gibi bir şey, kişisel olacak ama o dirseği de oldukça seviyorum.

 

Egon  Schiele - Self Portrait

Kısacası, Dvorak seven, Bartok seven, Macar, Çek, Estonya, Rus ezgilerinden hoşlanan, Romantik dönem bestecilerini dinleyen ama biraz da denemeye açık ve istekli olan güzel insanlara bahsedebileceğim birisidir. Bir daha uyarayım da Yanaaaçek demeniz gerekiyormuş.

Bu arada, oto porteye beyaz bir kontür atılmış olması güzel dikkat çekmemiş mi sizce de? Oh Güzelmiş.

Sevgiler.

 

 

Musorgski "Bir Sergideki Resimler" ve ilgisiz öncül çeşitlemeler.

Last Updated on Wednesday, 01 September 2010 17:38 Written by Mehmet Ali Anıl Monday, 30 August 2010 21:13

Yazının Aslına bir Link

Bir ağ güncesi yazmanın ardındaki itkilerin kişisel keşifler ve deneyimler olduğunu varsayarak konuşalım. Kişi, bunları dile getirmeye çalışırken öncelikle yaşadığın o anın, ya da yaptığın keşfin, başkaları tarafından beğeni görmesini, onlar tarafından çok çocuksu algılanmamasını, sosyokültürel arenada çok geri kalmış olduğunu bas bas bağırmış olmamış olmayı umuyor ister istemez. Sanırım bunlar oldukça doğal, ama bunların hepsini çok ciddiye aldığınızda güncenize yazmaya kalkıştığınız şey eğreti bir teze benziyor. Yazan bireyden (buna ben diyelim, yapıyorum çünkü şu an) uzak, bireysellikten kaçınan argümanlarla bezenmiş yazılar aslında muhtemelen insanı biraz geriyor, hitaba maruz kalıyormuş gibi hissettiriyor eminim. Zaten insanlar serif yazı karakterini görünce dikkat aralıklarını korkudan 5 saniyeye indiriyorlar ki, bu kısıma gelemedikleri için rahat rahat yazdım bunu, on beşinci satıra kadar anlatabilmem için gerektiğini düşündüğüm tanımların, girizgahın okunacağını sanmak oldukça saçma. (Bazen 140 karakter okuyamaz hale gelebiliyorum ben mesela. Abdullah Gül dağarcığımı iyice zorluyor.) Dolayısıyla, izninizle biraz kemerleri kementleri gevşeterek konuşmak istiyorum. Bundan sonra yazdıklarımı da silmeyeceğim (az sileceğim yahut). Lakin, kimsenin anlamadığı, bir klana yazmışım gibi görünen (ben bir çok ağ güncesinden zırnık anlamıyorum mesela.) ya da günce kelimesini ciddiye alıp kişisel bunalımlarımı anlatmaya başlar isem, (of.) senin yazdıklarını ben okumak zorunda mıyım diyip ilişkimizi (artık hangi bağlamda ilişik isek) tek yönlü olarak sonlandırabilirisin. Aşağıda resimli kısımlar var, daha eğlenceli görünüyorlar istersen oraya bak biraz, cidden sıkıcı bu paragraf.

Ansiklopedide gezindiğim bugün, Musorgski'ye (Mussorgsky) rastladım. Her ne kadar dinlemiş olsam da ne yalan söyleyeyim, tek bir ses bile hatırlamıyorum o kadar bilinçsiz dinlemişim, sadece kafamda sen bunu sevmiştin fikri var, bir de şu fotografın güzelliği. (şu an yaşayan bir aktör var bu adama benzeyen sanırım)



Her neyse, erkenden de ölmüş kendisi, Çaykovski'ye hafiften çemkirmiş, biraz Rus Rus müzik yap demiş Beşliler denilen gruptan olan Musorgski, maalesef burnu ve sakalı ile hafızamda kalacak. İleride sakalımı çizdirirsem,  bu sarıdan isteyeceğim araya, ister istemez önemli adam oluyorsun sakalın topak topak altın biriktirmeye başlayınca. 

Kendisi zamanında Viktor Hartmann'ın yaptığı çizimlerden oluşan (çizimlerin arasında opera kıyafet tasarımları falan da var, Rusya oldukça fıldır fıldır o dönem, bu da erken göçenlerden) bir sergiden edindiği izlenimleri bir dizi piyano parçası ile ifade edivermiş. Sanırım doğru çevrilir ise "Bir Sergideki Resimler" adı altında, erken dönem olduğunu hiç hissettirmeyen, döneminin resimdeki sukunetsiz tavrını iyice dışavuran, dinlenilesi 10 tane minik piyano parçası bunlar. Sergiden halen yaşayan resimlerden ikisi:




Parçalar genellikle aksak ritimlere sahip, bir hayli yürüyen ve çözülmeyen akora tanıklık ediyoruz burada, biraz da Disney çizgfilmlerinin yaramaz kısımlarda çalacağı türden melodi cümlelerine sahip kısımlar var. Şarkıların çoğunda (çok büyük bir bence) sinestetik kısımlar var, resimlerin isimleri bilinmesine rağmen kendilerinin günümüze gelemeyişi de bunu böyle düşünmeye itenlerden. Noktasal, bol suslu kısımlar var, bunlar da insana görselleştirmeye zaman ve imkan tanıdığı için oldukça güçlendiriyor bu etkiyi. Bir çok insan için bu parçalar biraz, anlatması güç ama, ayrık, toparlanamamış, daha üstün bir hisse hizmet edecekmiş gibi duran, çoksesliliği isteten parçalar olabilir, dönemi de sanırım buna uyuyor, ama yine de bir deneyin derim, görsel biri iseniz, birşeyler de çiziktirin bence, parçanın adına da bakarsanız belki de Musorgski'nin izlemini yakalarsınız.


Düşündüm de, çizerseniz, iki yüz yıl sonrasına ne güzel bir aktarım olur. Sıkıştırılmış gibi, yasakmış da geleceğe sadece ses yollanabiliyormuş gibi aslında.


Az biraz maruz kaldınız efendim, mazur görünüz.


 

Jonsi & Alex Eminönü Halk Konseri

Last Updated on Saturday, 17 July 2010 14:56 Written by Mehmet Ali ANIL Sunday, 23 May 2010 11:50

22 Mayıs 2010 akşamı, Eminönü'nde halk konseri dediğimizde aklımızda canlanması muhtemel olandan oldukça farklı geçen bir konseri belki biraz da mazur görmenizi umduğum prematüre bir heyecan ile kısaca anlatacağım.

Öncelikle bahsi geçen konser nasıl oldu ise, tanıtımı pek bir cılız yapılmış, cılız olmasa dahi bana haberi dostlarım olmasa ulaşmayacakmış. Her ne kadar İstanbuldaki ortaklığı İTÜ MİAM ile yapılmış olsa da haberini okuldan almamış olmam düşündürücü. Ya da ben aklım beş karış havada geziyorum.

Aslında kendisi "The Morning Line"  adı verilen üç günlük bir festivalin açılış konseri. Eminönü meydanına (Yeni Cami nin önündeki kuşlu meydanda) kurulmuş bir enstalasyon (yerleştirme) ile oldukça ilgi çekici duran bir yapıda yapılacak olan bir festival kendisi. Burada en açıklayıcı olacak şeyin bir resim olduğunu düşünüyorum:


Matthew Ritchie, Aranda\Lasch and Arup AGU The Morning Line Istanbul 2010

http://www.tba21.org/pavilions/83?category=pavilions

Bu metal yapının içerisinde insanların kendi hissi yolculuğuna çıkmaları için bir çok hoparlör ve birkaç ekran yerleştirilmiş. Aslında yapının görsel olarak bir bütünlüğü güzel arzettiğini, eğreti durmadığını kabul etmekteyim, fakat şu ana kadar belki de deterministik ve gözlemlemeye çırpınan yapımdan dolayı bir kaç an dışında bu tip yerleştirmelerde bir hisse kapılamadım. Belki de çok kalabalıktı, ve insan diyaloglarının sürekli farklı kesirlerini duymaktan dolayı zavallı hale gelmiş olan bedenim bir şey hissetmeyi reddetti, mümkün. Bu yapının içerisinde konser dinleme fikrini beğendim ama, günümüzün sanatında boyut arttırma eğilimi ile ilgili bir şey olabilir tabii ki (Bir boyutlu sanat eseri bilen biri lütfen bana haber versin).

Sanatçı bu görünmeyen beş boyutlu enstelasyonda, uzay-zamanı yapıbozumcu bir dışavuruma sahip şekillerde bükülü tuttuğu 5 farklı durum arasında rastgele geçişler yapmaktadır.

İşte 4+1 boyut, işte enstelasyonda zamandışı ve konumdışı bir deneyim yaşama garantisi!  Kaçışı yok, herkes istese de istemese de birşeyler hissedecek. TA DUM! uzayzamansanat.

Her neyse, sonuçta Fatih Belediye Başkanının ilkokuldaki resmi bayram törenlerindeki hissiyatı tekrar yaşatmış olması hepimizi bir hayli duygulandırdı. Bu toprakların kültürünün oldukça derinlerinde bulunan bir kültürel değerimiz olan bu ritüeli, hiyerarşi vurgusunu, bedenen ve ruhen tecrübe edilen o çile hissini, ve devletin babacanlığını çok başarılı bir şekilde bu kültürden uzak kalmış insanlara tattırmış olması bir festival açılışına bir hayli yakıştı. Aynı zamanda güzel sanatçıyı ve sanatı korumak gibi bu kültürün bir hayli derinliklerinden kopmuş konuşma ile davetlilerin Mali'deki bir fraktal köyün ayinine davetliymiş gibi kendilerini özel hissettiklerine eminim.

Sonuçta bu metal yapı ile başarılı bir etkileşim geçirdikten sonra Sigur Ros'un solisti Jonsi ve Alex'in konserine geçtik.

Bahsi geçen insanların müziği için: Jonsi & Alex

İlgili müzik için: Jonsi - Go

Her ne kadar yazıda size aktaramayacağım bir deneyim olsa da, konser başladığı andan itibaren sağanak şeklinde yağmurun yağması, konserin ilgili yerleştirmenin hemen yanında, ama yine de Yeni Cami ile Rüştem Paşa Caminin arasındaki meydanda olmasının verdiği gerçeküstü hissi bir hayli artırdı. Konserin sonuna doğru Yani Cami ve Rüstem Paşa Cami imamları o yanık sesleri ile sanatçılara katıldı. Oradaki sesin nasıl olduğunu anlatmaya çalışmayacağım, ama emin olun eğreti durmadılar. Günü, kardeşim yanında kulağının kalıba dökülmüş tıpkısını taşıyor bulunduğundan, Jonsi'ye kardeşimin kulağının betondan kopyasını hediye ederek gerçekdışılığın zirvesinde, dada melekleri tarafından kutsanarak noktaladık.

Efendiler, olur da denk gelirseniz tavsiye ederim, ama böylesine denk gelmeniz hayli güç olabilir.

İlgili konserde çektiği fotograflar çok iyi değiller, havadan ve gece olmasından dolayı bir hayli lo-fi çıkacaklarını tahmin ediyorum, fakat bir iki ay içerisinde bastığımda buraya koyacağım.

   

Jonsi - Go

Last Updated on Saturday, 17 July 2010 14:56 Written by Mehmet Ali Anıl Saturday, 24 April 2010 21:55






This entry is in Turkish only.








The cover art in this journal entry is the cover art for Go by the artist Jónsi. The cover art copyright is believed to belong to the label, XL Recordings, Parlophone, or the graphic artist, Inga and Lilja Birgisson.  The image in a higher resolution may be found in http://jonsi.com/. The cover is used for commentary only, and is in low resolution enough to prevent being copied. It is not replaceable. The following use complies with fair use rationale.